Ahlat Ağacı
“Fıtri bir kusurumuz var;
hepimiz mutlu olmak için dünyaya geldiğimizi sanıyoruz. Bu yanlışı
düzeltmedikçe, dünya çelişkilerle dolu görünecektir. Çünkü büyük ya da
küçük, her adımımızda, hayatın mutluluğa uygun tasarlanmadığını
anlayacağız. İşte bu sebepten, bütün yaşlı yüzlerde aynı düş kırıklığını
görürüz.” -Arthur Schopenhauer
Yoğun muhteviyatının tüm bileşenleri tek bir temel insani
eksenin, mutsuzluktan kurtulabilme, yazgıyı değiştirebilme, daha güzel
bir hayata yelken açabilme çabasının etrafında üç saat dolaşarak,
zarafetle tamamlıyor çemberini; finaliyle beraber son ilmek de bağlanıp
düğümlendiğinde, içimize işlenen resme bakıyor ve Ceylan’ın
başyapıtlarından birini görüyoruz.
Yeni mezun bir diplomalı işsizdir Sinan.
Gençliğini ya Doğu’da öğretmenlikle, ya da Çan’da, tahsiliyle alakasız
bir iş bularak yakacağını söyler. Başka bir sahnede, Doğu’ya atanmanın
bile zorlaştığından bahseder. Öte yandan, başka işe girebilmek, yaşamı
onunla idame ettirebilmek de kolay bulunur nimet değildir. Yoksulluk ve
gelecek kaygısı haricinde, kaba saba insanı, çamurlu patikası, zevksiz
mekânları ve köhne gelenekleri… Yani olanca ilkelliğiyle taşra hayatı da
boğmaktadır Sinan’ı; “atom bombası atmak” isteyecek kadar nefret ettiği
bu zindandan firarın yollarını arar. Sınıf ve çevrenin berisinde,
yazgısının ona en yakın halkasından, babasından da tiksinmektedir.
Babalar ve Oğullar

Baba-oğul çatışmasına sufi bir nokta koyar Ceylan;
yer yer Mevlana ve Yunus Emre’yi de selamlar. İdris, kuyudan su bulma
ümidini yitirmiş, kendi babasına hak verip pes etmiştir. Dünyevi
kavgalardan elini eteğini çekmiş, inzivayı seçmiş, yalnız başına,
hayvanlarla ilgilenerek, dervişane yaşıyordur. Sinan, babası vazgeçtiği
sırada mücadeleyi devralır; o zamana dek hiç inanmadığı kuyuya inip
kazmasıyla, son yıllarda gördüğümüz en anlamlı, tüyleri diken diken eden
film kapanışlarından birini seyrederiz. Reddedişin yerini inanç alır.
Kayıtsızlığın yerini, tasavvuf kıssalarındakine benzer bir çilekeşlik
alır. Yüzeyde kalmanın yerini, derine inme alır. (Kuyu 10 metre
derinliktedir. Ahlat ağacının kökleri de su bulmak için yerin 10 metre
derinine kadar uzanabilmektedir. Yazgısının derinine inen Sinan,
babasının yeraltındaki yatağında uyur.) Semih Kaplanoğlu’nun Buğday
filmindeki karınca gibidir Ahlat Ağacı’ndaki kurbağa; karınca yiyeceğin,
kurbağa ise suyun, ikisi de kurtuluşun varlığına işarettir ve
karakterler buğdayı-parayı (yüzeysel maddiyatı) değil de
bilgeliği-nefesi-suyu-hayatı takip ederek bulacaktır aradıklarını. Batı
düşüncesi ve psikanalizin en önemli unsurlarından Oedipus’u, çatışan ve
tamamlanamayan baba-oğulu, Doğu’dan bir bilgelikle, tekâmüle erdirerek
tamamlar Nuri Bilge Ceylan. Materyalist labirentlere sıkışmış
karakterlerini, maneviyat kapısını açarak kurtarır. Farklı sinemasal
evrenlerde dolaşan kamerasını, finalde yine Tarkovski’ye yaklaştırır.
Kader Ağlarına Takılmış, Çırpınan, Küçük ve Zavallı Sinekler
Ahlat Ağacı, Nuri Bilge Ceylan’ın,
günümüz Türkiye’si hakkında en çok düşün(dür)düğü film: Milyonlarca
işsiz, diplomaların değersizliği, atanamadığı için polis olan
öğretmenler, kumar bağımlılığı, mutsuz evlilikler, siyaset-inşaat
ilişkisi, öğrenci yurdu yetersizliği, zorunlu askerlik, geçim sıkıntısı,
televizyon karşısında uyuşma… Sinan’ın mücadelesi, yolculuk ve
rastlaşmaları, onu çeşitli sohbetlere sürükler ve her bir sahne,
Türkiye’yle de ilişkilidir. Belediye başkanı mesela, Sinan’a
halkçı-emekçi nutuklar atarken yardımcısı yanında, elinde klasörlerle
bekler. Adamı umursamayan, emeğine hiç saygı duymayan başkanın
samimiyetsizliğini, kadrajdaki o (bürokrasi sembolü) klasörlerde
görürüz. Sinan’ı bir iş adamına, inşaat kumcusu İlhami’ye yönlendirerek
savar başından. İlhami güya entelektüeldir, ama iki raflık kitaplığının
çoğu ansiklopedi, geri kalanı da ‘Nutuk’, ‘Şu Çılgın Türkler’ veya
‘Olasılıksız’ gibi, aşağı yukarı her yerde bulunan kitaplardan
ibarettir. Üniversite okuyamadığı için hissettiği eksikliği ayrımsar,
mezunların ondan iş veya yardım istemesinden mağrurlanışını izleriz.
Sinan’ın, kitabında Truva ve Şehitlik’ten bahsetmediğini öğrenince, onu
milli hassasiyetlere duyarsızlıkla suçlayıp üste çıkar. Aslında sanatı
desteklemediğini, sırf belediyeyle iş yapabilsin diye bir takım kültürel
projelere para yatırdığını öğreniriz en nihayetinde. Üç Maymun’daki
iktidar ilişkilerini anımsatan başkan, İlhami ve Sinan’ın görüşmeleri,
bize Türkiye’deki siyaset-sermaye-halk üçgenini anlatır. Büyük resme
ulaşmak adına din, sanat ve kadını da unutmaz Ceylan.
Yazgılarına sıkışanlar yalnızca Sinan ve
İdris değildir. Bir kadının kiminle evlenip nasıl bir hayat
kurduğu/kuracağı ve ahalinin onlar hakkında ne konuştuğu/konuşacağı
gibi, kadına sadece başkalarıyla değer biçen, bireyselliklerini hapseden
anlayış, Ahlat Ağacı’nın taşralı kadınları üzerine bir karabasan misali
çökmüştür. Hatice örneğin, çeşme başından Sinan’a seslendiğinde,
ıssızlıktaki baş başa sekanslarında, basamak basamak yükselen bir erotik
gerilimin yanı sıra, köylü genç kızları çevreleyen koşullar ve
yüreklerindeki sıkıntıyı seyrederiz. Bir Zamanlar Anadolu’da filmindeki
muhtarın kızı gibi, cennetten çıkma bir masumiyet değildir; saldırgan,
asi, alıngan, yaramaz bir melektir Hatice. Erkeği kuytuya çağırır,
işveli konuşur, ağız dalaşına girer, sigara ister ve onu ağaç altına
çeker. Aniden ağlayıp sebepsizce gülerek manik tarafını, duygudurum
bozukluğunu gösterir ve aradaki mesafeyi, kişisel mahremiyeti bir adım
daha ihlal eder. Rıza’yı “çoluk çocuk” diye küçümsediğinde, onu seven
adamın erkekliğini sertçe yargılayarak, üzerine dikilen ‘hanımefendilik’
kumaşını, başka bir erkeğin önünde parçalar. Sevgiyle öpmez Sinan’ı,
dudağından ısırıp canını yakar; yasak meyveyi yamyamca, vampirce dişler.
Havva rolünü reddedip Lilith’i, normatif sevişmeyi reddedip
sadomazoşizmi seçer. Gönülsüzce, yoksulluktan kurtulmak için evlenen,
beyaz gelinlikli düğününü bekleyen, uslu, kısmetine razı, pasif köylü
kızı kaderine başkaldırıp, birkaç dakikalığına ‘kirli sürtüğü’ oynar;
kendisini punk bir alfa kadın hissettiği ‘bekârlığa veda’ kaçamağı,
tarladan gelen kadının, toplumsal iktidarın onu çağırmasıyla son bulur.
Hatice’yi bir dahaki görüşümüzde kurbanlık koyun gibi süslenmiştir,
gelin arabasına biner. Sinan veya Rıza’yla evlenseydi onu nasıl bir
hayatın bekleyeceğini ise, Asuman’la anlarız. Ev harici hiçbir yerde
seyretmediğimiz, özverili, yılgın, bezgin, bedbaht annesinin güzelliğine
babasını hiç yakıştırmayan Sinan, ona niçin babasıyla evlendiğini
sorunca, yine olsa yine evleneceğini söyleyen, İdris’i savunan Asuman’a
karşı hayrete düşer ve “siz kadınlar hep böylesiniz” der. Dengesizlik,
mantıksızlık, tutarsızlık, hafif deliliktir kastettiği. (Dudağındaki
yara geçmemiştir.) Sinan’ın şaşkınlığı kadar, kadınların üzerindeki
baskıyı da anlar, Türkiye’nin ‘deli kadın hikâyelerini’, kaderine ve
baskılara sıkışmış, dalgalı bulutlu ne çok kadın tanıdığımızı fark
ederiz. Filmdeki kadınlar, erkeklere karşı güçlü, ama çevreye-hayata
karşı zayıftır. (Kış Uykusu, İklimler ve Üç Maymun’un mutsuz
kadınlarından biraz farklıdırlar.) Kız kardeşi Sinan’a bağırabilir, ama
ders çalışacak yer bulamaz, başkalarının evine gider elektrik
kesildiğinde. Sinan’ın kitabını gören Asuman örneğin, “sana neler
diyorlardı, görsünler bakalım şimdi” diye ağlar. Yıllarca “el âlem ne
der” endişesini yüklenmiş, borçlarını ödemeyen İdris yüzünden yükü
hepten ağırlaşmış, ama kitap sayesinde biraz hafiflemiştir. Sinan’ın
ihtiyar dedesinden ezan okumasını rica eder imam, anneanneyi korku
sarar, çünkü dede bunamıştır, eğer ki ezanı doğru okuyamazsa bütün köye
rezil olacaklarını düşünüp kahrolur. Köylüler arasında yaygındır
dedikodu ve ‘el âlem’ canavarı, kadınları perişan eder. Sartre’ın
aforizmasıyla, “başkaları cehennemdir” onlar için.
Dede emekli bir imam, filmdeki en yaşlı
ve en saf tiplemedir; Ahlat Ağacı’ndan ziyade Kasaba ve Mayıs
Sıkıntısı’na aittir sanki. Caminin yeni imamları dede gibi değildir,
altın ve motosiklet düşkünüdür, Sinan onlarla karşılaştığında ağaçtan
elma çalmaktadırlar. Günümüz gençliğinin dinlerle ilişkisini üçe ayırmak
ve her bir ayrımı da Sinan’ın imamlarla yürüyüp sohbet ettiği
sekanstaki karakterlerden biriyle temsil ettirmek mümkün; böylece 2018
Türkiye’sinde İslam’ın ahvalini ve teolojik tartışmaları masaya yatırır
Ceylan. Geleneksel içtihatlar ve reformist tefsirler çatışırken, Sinan
da klişeleşmiş bazı anti-teist soruları dillendirir. Onu hapseden maddi
gerçekler gibi, kendisini saran doktrinleri de yıkmak ister. Muhafazakâr
imamın (ki İdris hakkında olumlu konuşur, ‘babalık’ makamının itibarını
da muhafaza eder) her şeyi kadere bağlamasıyla biten tartışma, bizi
yine filmin esas izleğine bırakır: Sinan’ın arayışı da kendi kaderine
bağlanmadan bitmeyecektir.
Sinan’ın Süleyman’la karşılaşması,
Ceylan’ın kamerasını sanatçılar ve onlara öykünen, çıkışı sanatta arayan
gençlere çevirir. Süleyman’ın yanına gelip hevesle tanışan Sinan, taşra
edebiyatı ve popüler yazarlığı tartışırlarken, onu iğneleyip tenkit
eder ve aralarındaki gerilim diyalog boyunca tırmanır. Sonunda sabrı
taşar Süleyman’ın, Sinan’a bağırır ve gider. Başarılı yazarlar arasına
katılmayı başarmış, şeytanın bacağını kırmıştır ama ağrılarından
şikâyetçidir, huzursuzdur ve küstahlığa tahammül edemez. Sinan ne rol
modeli bir mentor, ne de kendisini ispatlama şansı bulur; ünlü sanatçıyı
münasebetsizce rahatsız eden, acemi bir yazar adayının hayal
kırıklığıyla kalır.
Tartış(tır)an Bir Auteur
Ahlat Ağacı’nda Ceylan, kısmen
kendisiyle de yüzleşiyor. Kasaba ve Mayıs Sıkıntısı’ndaki gibi, yine
memleketini, Çanakkale’yi mekân ediniyor. İlk üç filminde, Çanakkale ve
İstanbul arasında aidiyet arayan, yalnızlığa eğilen, sade kompozisyonlu
fotoğraflar çeken, minimal, kişisel, naif bir sineması vardı; ekibini de
birkaç kişiden ibaret tutuyordu. Sonraki dört filminde prodüksiyonu
büyüdü, Çehovvari senaryoları hareketlendi, vurguları sertleşti,
anlatımı çeşitlendi, mizah ve şiddet öğelerine daha fazla yer verdi,
ağır konulara el attı, sinematografik gövde gösterilerine soyundu ve
Cannes’ın yıldız yönetmenlerinden, Türk sinemasının da en güçlü
otoritelerinden birine dönüştü. Ahlat Ağacı,
Ceylan’ın, Kavafis’in ‘Kent’ şiirindeki gibi, nereye giderse gitsin
(nasıl filmler çekerse çeksin) içinde taşıdığı evine, büyümüş, değişmiş
olarak döndüğü film ve memleketiyle eskisinden farklı bir yönetmen-şehir
ilişkisi kuruyor. Çanakkale, içine karışılan bir güzellik değil,
kıyasıya eleştirilen, kavga edilen bir düşman gibi. Üç Maymun’da annesini metres yapan adamı öldüren İsmail’i,
kıskançlıktan Sinan’a saldıran Rıza’yla aynı aktör, Ahmet Rıfat Şungar
oynuyor Ahlat Ağacı’nda; Rıza, İsmail’in hepten pespaye, kasaba
serserisi kuzeni gibi. Uzak’taki kaybolan saatin töhmeti, kaybolan
parayla yine karşımızda, ama bu defa gizem bozulmuyor, şüphe ve suçlama
sonlanmıyor. Uçan kameralar, takip çekimleri ve mekândan mekâna
kesmelerle, şehri sıkıca kavrıyor ve karakterleri için bir açık hava
hapishanesine çeviriyor Ceylan; ‘17’ numarayı Sinan’ın ruhuna dağlıyor.
Bölge halkından portreler geçit töreni yapıyor film boyunca ve
‘Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz’ (Şükrü Erbaş) şiirinin tez savunması gibi
seyrediyoruz.
Nuri Bilge Ceylan didaktik bir film
çekmemeye, seyircisini yönlendirmemeye, ona düşünme alanları bırakacak
bir muallaklığa özellikle dikkat etmiş. Sevdiği adamla evlenen Asuman’ın
yoksulluğu ile para için evlenen Hatice’nin muhtemel zenginliği
arasında bir ‘iyi kader’ seçemiyor; İdris’e karşı ise tiksintiyle
başlayıp sonra yargı değiştiriyor, yine de onu beğenemiyoruz. “Ateist
toplumlarda suç oranı düşük, ama intihar oranı yüksek” diyerek tercihi
zorlaştıran dilemmalar bol. Sinan’ı yazara karşı görgüsüz, ama
Süleyman’ın tepkisini de kaba buluyor, aralarında taraf alamıyoruz.
İnsanlara ‘kurtuluş ümidi’ satan, gariban piyangocu bile bazı işlerini
yüzsüzlükle, bedavaya halletmeyi planlıyor, seyircinin onu tamamen
sahiplenmesine müsaade etmiyor. İdris’le ganyana giden Ekrem mi, yoksa
(sanki zorla götürüyormuş gibi) onunla ters ters konuşan Sinan mı; aşk
acısını Sinan’a sataşarak çıkaran Rıza mı suçlu, yoksa Hatice’yle
yakınlaştığını ima ederek Rıza’yı yaralayan Sinan mı? Kitaba üç kuruş
desteği esirgeyen belediye başkanının, kimsenin okumayacağı, turizme
katkı sağlamayacak bir gençlik hevesine bütçe ayırmaması ne kadar kötü?
Çanakkale’deki her yazara sponsor olmak zorunda mı İlhami? Kuyu
kazılmalı mı, yoksa bırakılmalı mı? Peki o 300 lirayı kim aldı? Böyle
sorular sorup öznel cevaplar duymak, her dimağda farklı bir filmin
biçimlendiğini görmek mümkün.
Her yönden ‘tartışmalı’ bir film Ahlat
Ağacı. Afişlerin yayınlanmasıyla başladı ilk homurdanmalar, Cannes’da
uzun süre ayakta alkışlandı ama ödülsüz döndü, gösterim tarihi aniden
belirlendi, Polat Onat’ın telif hakkı itirazları haber oldu, filmle aşk
yaşayanlar ve kusurlarına dudak bükenlerin çatışan eleştirileri sardı
sosyal medyayı… Sinan ve Süleyman’ın yürüdükleri sahnede örneğin, göze
batan iki sıçrama mevcut. Montaj hatası değil, uzam-diyaloğu bilerek
bozan bir kurgu biçimi tercih edilmiş ve kabaca uygulanmış, fakat genel
üslup içinde sakil kalmış, sivrilmiş; Hatice’nin çeşme başı kaçamağı
gibi, Yeni Dalga’nın şeytanı da Ahlat Ağacı’nı bir sahneliğine ele
geçirip bırakmışa benziyor. Rıza’yla kavganın hemen öncesinde Sinan’ın
iç sesinden edebi bir monolog duymamız da doku uyumsuzluğu, tek
seferlik, çıkıntı bir anlatım. Her ikisi de filmde homojenlik arayan
seyircinin hoşuna gitmedi veya “homojenlik gerekli mi” diye sordurttu.
Ayrıca, kurgu sorunları da mevcut tabii, İlhami’nin oyun
devamlılığındaki sekme veya final sekansında, İdris’in konuşmasına aynı
açıdan, bir derece (filmci tabiriyle ‘tık’) ölçek düşürülerek devam
edilmesi gibi, bazı kıymıklar var. Anlatıyı son bölümüne bağlayan,
Sinan’ın askere gittiği ve filmsel zamanda büyük bir atlamaya tekabül
eden o tek plan da usta işi bir köprü, araya cuk oturtulmuş bir yapboz
parçası, yağ gibi kayan bir akış değil. Ses kuşağına giren yaylılar
fazla ‘duyuluyor’; Sinan’ın çıkışsızlığını şiirselleştirmek için yardıma
geldiğini hissettiriyor. Sinan ve Hatice’den ağaca yükselen kameranın
yakaladığı, yaprakları dalgalandıran rüzgârın yapaylığı hemen fark
ediliyor. Diyalogların tamamı seyirciyi taşımıyor, mesela Süleyman’la
Sinan’ın tartışmasından kopmamak için özel çaba harcıyor ve
nihayetindeki hiddetle özdeşleşemiyoruz; (her ne kadar Ceylan’ın
filmlerinde aranacak şey değilse de) sekansın katarsisi çalışmıyor.
(Süleyman bile, kitapçıya giren güzel kıza bakıp, birkaç saniyeliğine
uzaklaşıyor mevzudan; o da zorlanıyor diyalogda kalırken.) Kadrajda en
az bir karakteri fluya düşüren planlar baskın, yer yer ışık patlamaları
da seçiyoruz. Ceylan-Tiryaki ikilisi, sinematografik mükemmelliğe eskisi
kadar titizlenmeyip, daha ziyade hareketi önemsemişler ve kar yağışının
da etkisiyle, finale doğru güzelleşiyor resimler; estetiğin yerine
oturması, senaryo içeriğiyle örtüşüyor, Ahlat Ağacı da Sinan gibi,
benliğini buluyor ve bir Nuri Bilge Ceylan filmine dönüşüyor.
Anlıyor, Dokunuyor ve İz Bırakıyor
Kaygılı, hayalperest ve edebiyatsever
gençler kendisini, çevresini, ailesini, ülkesini, geleceğini,
ihtimallerini… enine boyuna sorgular; düşünceler, arayışlar, planlar,
gerçekler, kimlik buhranları ve karamsarlıktan boğulacak gibi hisseder.
“İnsan neden en yakınındaki hayatı yaşar” diye soran ve büyük
şehirlerdeki ışıklı, kalabalık caddelere karışmak isteyen Hatice gibi,
hayat standardımızı yükseltmeyi, güzel ve mutlu, özgür ve renkli,
tatminkâr ve dolu dolu yaşayabilmeyi düşlerken, kendimizi hakikatle
yüzleşip kabullenmiş, ezilip savrulmuş, tamahkâr, hüsrana uğramış…
bulduğumuz olgunlaşma süreçlerini, bu en temel varoluş sancılarını
günümüz Türkiye’siyle harika eşleyen; göze, gönle ve akla aynı anda
dokunan, 3 saate ömürler sığdıran, ayrıntılarına girdikçe, kuyuyu
kazdıkça zenginleşen, etkisi baki kalan, kolay unutulmayacak, benzersiz
bir sinema deneyimi Ahlat Ağacı.
Yorumlar
Yorum Gönder