22 Haziran 2018 Cuma

Ahlat Ağacı

“Fıtri bir kusurumuz var; hepimiz mutlu olmak için dünyaya geldiğimizi sanıyoruz. Bu yanlışı düzeltmedikçe, dünya çelişkilerle dolu görünecektir. Çünkü büyük ya da küçük, her adımımızda, hayatın mutluluğa uygun tasarlanmadığını anlayacağız. İşte bu sebepten, bütün yaşlı yüzlerde aynı düş kırıklığını görürüz.” -Arthur Schopenhauer

Meselesi, değinisi, oyuncusu, hareketi, repliği ve defosu… en bol, en zengin Nuri Bilge Ceylan filmi Ahlat Ağacı. Yoğun muhteviyatının tüm bileşenleri tek bir temel insani eksenin, mutsuzluktan kurtulabilme, yazgıyı değiştirebilme, daha güzel bir hayata yelken açabilme çabasının etrafında üç saat dolaşarak, zarafetle tamamlıyor çemberini; finaliyle beraber son ilmek de bağlanıp düğümlendiğinde, içimize işlenen resme bakıyor ve Ceylan’ın başyapıtlarından birini görüyoruz.
Yeni mezun bir diplomalı işsizdir Sinan. Gençliğini ya Doğu’da öğretmenlikle, ya da Çan’da, tahsiliyle alakasız bir iş bularak yakacağını söyler. Başka bir sahnede, Doğu’ya atanmanın bile zorlaştığından bahseder. Öte yandan, başka işe girebilmek, yaşamı onunla idame ettirebilmek de kolay bulunur nimet değildir. Yoksulluk ve gelecek kaygısı haricinde, kaba saba insanı, çamurlu patikası, zevksiz mekânları ve köhne gelenekleri… Yani olanca ilkelliğiyle taşra hayatı da boğmaktadır Sinan’ı; “atom bombası atmak” isteyecek kadar nefret ettiği bu zindandan firarın yollarını arar. Sınıf ve çevrenin berisinde, yazgısının ona en yakın halkasından, babasından da tiksinmektedir.

Babalar ve Oğullar

Ahlat Ağacı bir baba-oğul anlatısı, ama Sofokles’in, Turgenyev’in, Kafka’nın… hesaplaşmalarından; İdris ise Türk sinemasının (Çetin Tekindor, Hulusi Kentmen veya Münir Özkul’un karakterleri gibi) diğer ünlü babalarından farklı. Güçlü bir iktidar veya bir güven-sevgi kaynağı değil, aksine zayıf, çocuk mizaçlı, ganyan düşkünü, şark kurnazı, yüzsüz, itici, acınası bir ebeveyndir İdris. Kızına elektrikli sakızla şaka yapar, oğlunun sınava girebilmesi için karısının komşudan istediği paraya bile göz koyar. Babadan ziyade ‘anti-baba’dır. Oğluyla ilişkileri ödipal yorumlara müsait; ama daha önemlisi, baba yurttur, yuvadır ve İdris de Sinan’ın vücut bulmuş yazgısı, dönüşmek istemediği adam ve yaşamak istemediği hayatın temsili, durduramadığı gidişatın varış yeridir. Oğulların elbet bir gün babalarına benzemeleri, babalar ve oğulların, aynı insanın iki farklı zaman-koşuldaki hallerini arz edişi, etki-tepkileri ve birbirlerine karşı sorumlulukları, öykü anlatıcılar için hem duygusal hem de düşünsel, Freudyen açılımlar sağlayan, etkili bir malzemedir; erkek dünyasının aort damarıdır. Sinan da İdris gibi sınıf öğretmenliği okumuş, hayatının dümenini aynı rotaya kırmıştır. Yüzümüz buruşur İdris’e, fakat Sinan da babasının köpeğini kaçırıp satarak, sınavlarına çalışmayarak veya arkadaşının sevdiği kıza göz koyarak, tam İdris gibi davranacaktır. Sinan edebiyatçıdır; İdris de eskiden güzel konuşur, tabiatı tasvir eder, karısını öyle etkilermiş. Sinan kitabını yayımlatma, İdris ise bahçede su bulma hayalinin peşindedir. Sinan, Çan’dan kurtulmak ister; İdris de ailesini terk edip gitmiş, sonra beceremeyip geri dönmüştür… Yani film ilerledikçe artar benzerlikler, belirginleşir, iki karakter aynı hizaya gelir. Final sekansında, o ana dek bir joker gibi sakladığı duygu kartını da yavaşça masaya sürer Ceylan. Oğlunun yerel gazetede çıkan kitap haberini, içinde hiç para bulunmayan cüzdanında taşıyordur İdris; Sinan bunu görünce gözyaşlarını tutamaz. Ardından, hiç kimsenin okumadığı kitabını bir tek babasının okuduğunu öğrenir. İkna olur(uz) ki, belki Sinan’ı en çok seven annesi, ama onu anlayabilen, feryadını duyabilen, yazgısına ortak olabilen sadece İdris’tir; aynadaki aksine bakıp, aynanın içinden geçerek kendisine ulaşabileceği tek kapıdır babası. Önce Asuman’ın anlattıklarını dinler, İdris’in Sinan’ı okutabilmek için nasıl uğraştığını, çocuklarına bir fiske bile vurmadığını öğreniriz. Sonra İdris’in olgunlaşmış, samimi konuşmasına, sevgisine tanık oluruz. Sinan’la beraber izleyicinin yargısı da değişir. (Cannes’daki fotoğraf yüzünden Murat Cemcir’i sosyal medyada günlerce linç eden seyircinin, sonra o fotoğrafın çekildiği videoyu, Bennu Yıldırımlar’ın Twitter’da verdiği desteği ve Cemcir’in filmde ne kadar üst düzey bir oyunculuk sergilediğini görmesiyle değişen yargısı, yani haksızlık ettiğini anlaması, İdris’e karşı değişen fikir ve hislerle örtüşüyor.) Kalandar Soğuğu veya Kırmızı Saçlı Kadın gibi yapıtlarla karşılaştırmalı okunmaya açık, evrensele uzanabilen bir babalık öyküsüdür İdris’inki.
Baba-oğul çatışmasına sufi bir nokta koyar Ceylan; yer yer Mevlana ve Yunus Emre’yi de selamlar. İdris, kuyudan su bulma ümidini yitirmiş, kendi babasına hak verip pes etmiştir. Dünyevi kavgalardan elini eteğini çekmiş, inzivayı seçmiş, yalnız başına, hayvanlarla ilgilenerek, dervişane yaşıyordur. Sinan, babası vazgeçtiği sırada mücadeleyi devralır; o zamana dek hiç inanmadığı kuyuya inip kazmasıyla, son yıllarda gördüğümüz en anlamlı, tüyleri diken diken eden film kapanışlarından birini seyrederiz. Reddedişin yerini inanç alır. Kayıtsızlığın yerini, tasavvuf kıssalarındakine benzer bir çilekeşlik alır. Yüzeyde kalmanın yerini, derine inme alır. (Kuyu 10 metre derinliktedir. Ahlat ağacının kökleri de su bulmak için yerin 10 metre derinine kadar uzanabilmektedir. Yazgısının derinine inen Sinan, babasının yeraltındaki yatağında uyur.) Semih Kaplanoğlu’nun Buğday filmindeki karınca gibidir Ahlat Ağacı’ndaki kurbağa; karınca yiyeceğin, kurbağa ise suyun, ikisi de kurtuluşun varlığına işarettir ve karakterler buğdayı-parayı (yüzeysel maddiyatı) değil de bilgeliği-nefesi-suyu-hayatı takip ederek bulacaktır aradıklarını. Batı düşüncesi ve psikanalizin en önemli unsurlarından Oedipus’u, çatışan ve tamamlanamayan baba-oğulu, Doğu’dan bir bilgelikle, tekâmüle erdirerek tamamlar Nuri Bilge Ceylan. Materyalist labirentlere sıkışmış karakterlerini, maneviyat kapısını açarak kurtarır. Farklı sinemasal evrenlerde dolaşan kamerasını, finalde yine Tarkovski’ye yaklaştırır.

Kader Ağlarına Takılmış, Çırpınan, Küçük ve Zavallı Sinekler

Ahlat Ağacı, Nuri Bilge Ceylan’ın, günümüz Türkiye’si hakkında en çok düşün(dür)düğü film: Milyonlarca işsiz, diplomaların değersizliği, atanamadığı için polis olan öğretmenler, kumar bağımlılığı, mutsuz evlilikler, siyaset-inşaat ilişkisi, öğrenci yurdu yetersizliği, zorunlu askerlik, geçim sıkıntısı, televizyon karşısında uyuşma… Sinan’ın mücadelesi, yolculuk ve rastlaşmaları, onu çeşitli sohbetlere sürükler ve her bir sahne, Türkiye’yle de ilişkilidir. Belediye başkanı mesela, Sinan’a halkçı-emekçi nutuklar atarken yardımcısı yanında, elinde klasörlerle bekler. Adamı umursamayan, emeğine hiç saygı duymayan başkanın samimiyetsizliğini, kadrajdaki o (bürokrasi sembolü) klasörlerde görürüz. Sinan’ı bir iş adamına, inşaat kumcusu İlhami’ye yönlendirerek savar başından. İlhami güya entelektüeldir, ama iki raflık kitaplığının çoğu ansiklopedi, geri kalanı da ‘Nutuk’, ‘Şu Çılgın Türkler’ veya ‘Olasılıksız’ gibi, aşağı yukarı her yerde bulunan kitaplardan ibarettir. Üniversite okuyamadığı için hissettiği eksikliği ayrımsar, mezunların ondan iş veya yardım istemesinden mağrurlanışını izleriz. Sinan’ın, kitabında Truva ve Şehitlik’ten bahsetmediğini öğrenince, onu milli hassasiyetlere duyarsızlıkla suçlayıp üste çıkar. Aslında sanatı desteklemediğini, sırf belediyeyle iş yapabilsin diye bir takım kültürel projelere para yatırdığını öğreniriz en nihayetinde. Üç Maymun’daki iktidar ilişkilerini anımsatan başkan, İlhami ve Sinan’ın görüşmeleri, bize Türkiye’deki siyaset-sermaye-halk üçgenini anlatır. Büyük resme ulaşmak adına din, sanat ve kadını da unutmaz Ceylan.
Yazgılarına sıkışanlar yalnızca Sinan ve İdris değildir. Bir kadının kiminle evlenip nasıl bir hayat kurduğu/kuracağı ve ahalinin onlar hakkında ne konuştuğu/konuşacağı gibi, kadına sadece başkalarıyla değer biçen, bireyselliklerini hapseden anlayış, Ahlat Ağacı’nın taşralı kadınları üzerine bir karabasan misali çökmüştür. Hatice örneğin, çeşme başından Sinan’a seslendiğinde, ıssızlıktaki baş başa sekanslarında, basamak basamak yükselen bir erotik gerilimin yanı sıra, köylü genç kızları çevreleyen koşullar ve yüreklerindeki sıkıntıyı seyrederiz. Bir Zamanlar Anadolu’da filmindeki muhtarın kızı gibi, cennetten çıkma bir masumiyet değildir; saldırgan, asi, alıngan, yaramaz bir melektir Hatice. Erkeği kuytuya çağırır, işveli konuşur, ağız dalaşına girer, sigara ister ve onu ağaç altına çeker. Aniden ağlayıp sebepsizce gülerek manik tarafını, duygudurum bozukluğunu gösterir ve aradaki mesafeyi, kişisel mahremiyeti bir adım daha ihlal eder. Rıza’yı “çoluk çocuk” diye küçümsediğinde, onu seven adamın erkekliğini sertçe yargılayarak, üzerine dikilen ‘hanımefendilik’ kumaşını, başka bir erkeğin önünde parçalar. Sevgiyle öpmez Sinan’ı, dudağından ısırıp canını yakar; yasak meyveyi yamyamca, vampirce dişler. Havva rolünü reddedip Lilith’i, normatif sevişmeyi reddedip sadomazoşizmi seçer. Gönülsüzce, yoksulluktan kurtulmak için evlenen, beyaz gelinlikli düğününü bekleyen, uslu, kısmetine razı, pasif köylü kızı kaderine başkaldırıp, birkaç dakikalığına ‘kirli sürtüğü’ oynar; kendisini punk bir alfa kadın hissettiği ‘bekârlığa veda’ kaçamağı, tarladan gelen kadının, toplumsal iktidarın onu çağırmasıyla son bulur. Hatice’yi bir dahaki görüşümüzde kurbanlık koyun gibi süslenmiştir, gelin arabasına biner. Sinan veya Rıza’yla evlenseydi onu nasıl bir hayatın bekleyeceğini ise, Asuman’la anlarız. Ev harici hiçbir yerde seyretmediğimiz, özverili, yılgın, bezgin, bedbaht annesinin güzelliğine babasını hiç yakıştırmayan Sinan, ona niçin babasıyla evlendiğini sorunca, yine olsa yine evleneceğini söyleyen, İdris’i savunan Asuman’a karşı hayrete düşer ve “siz kadınlar hep böylesiniz” der. Dengesizlik, mantıksızlık, tutarsızlık, hafif deliliktir kastettiği. (Dudağındaki yara geçmemiştir.) Sinan’ın şaşkınlığı kadar, kadınların üzerindeki baskıyı da anlar, Türkiye’nin ‘deli kadın hikâyelerini’, kaderine ve baskılara sıkışmış, dalgalı bulutlu ne çok kadın tanıdığımızı fark ederiz. Filmdeki kadınlar, erkeklere karşı güçlü, ama çevreye-hayata karşı zayıftır. (Kış Uykusu, İklimler ve Üç Maymun’un mutsuz kadınlarından biraz farklıdırlar.) Kız kardeşi Sinan’a bağırabilir, ama ders çalışacak yer bulamaz, başkalarının evine gider elektrik kesildiğinde. Sinan’ın kitabını gören Asuman örneğin, “sana neler diyorlardı, görsünler bakalım şimdi” diye ağlar. Yıllarca “el âlem ne der” endişesini yüklenmiş, borçlarını ödemeyen İdris yüzünden yükü hepten ağırlaşmış, ama kitap sayesinde biraz hafiflemiştir. Sinan’ın ihtiyar dedesinden ezan okumasını rica eder imam, anneanneyi korku sarar, çünkü dede bunamıştır, eğer ki ezanı doğru okuyamazsa bütün köye rezil olacaklarını düşünüp kahrolur. Köylüler arasında yaygındır dedikodu ve ‘el âlem’ canavarı, kadınları perişan eder. Sartre’ın aforizmasıyla, “başkaları cehennemdir” onlar için.
Dede emekli bir imam, filmdeki en yaşlı ve en saf tiplemedir; Ahlat Ağacı’ndan ziyade Kasaba ve Mayıs Sıkıntısı’na aittir sanki. Caminin yeni imamları dede gibi değildir, altın ve motosiklet düşkünüdür, Sinan onlarla karşılaştığında ağaçtan elma çalmaktadırlar. Günümüz gençliğinin dinlerle ilişkisini üçe ayırmak ve her bir ayrımı da Sinan’ın imamlarla yürüyüp sohbet ettiği sekanstaki karakterlerden biriyle temsil ettirmek mümkün; böylece 2018 Türkiye’sinde İslam’ın ahvalini ve teolojik tartışmaları masaya yatırır Ceylan. Geleneksel içtihatlar ve reformist tefsirler çatışırken, Sinan da klişeleşmiş bazı anti-teist soruları dillendirir. Onu hapseden maddi gerçekler gibi, kendisini saran doktrinleri de yıkmak ister. Muhafazakâr imamın (ki İdris hakkında olumlu konuşur, ‘babalık’ makamının itibarını da muhafaza eder) her şeyi kadere bağlamasıyla biten tartışma, bizi yine filmin esas izleğine bırakır: Sinan’ın arayışı da kendi kaderine bağlanmadan bitmeyecektir.
Sinan’ın Süleyman’la karşılaşması, Ceylan’ın kamerasını sanatçılar ve onlara öykünen, çıkışı sanatta arayan gençlere çevirir. Süleyman’ın yanına gelip hevesle tanışan Sinan, taşra edebiyatı ve popüler yazarlığı tartışırlarken, onu iğneleyip tenkit eder ve aralarındaki gerilim diyalog boyunca tırmanır. Sonunda sabrı taşar Süleyman’ın, Sinan’a bağırır ve gider. Başarılı yazarlar arasına katılmayı başarmış, şeytanın bacağını kırmıştır ama ağrılarından şikâyetçidir, huzursuzdur ve küstahlığa tahammül edemez. Sinan ne rol modeli bir mentor, ne de kendisini ispatlama şansı bulur; ünlü sanatçıyı münasebetsizce rahatsız eden, acemi bir yazar adayının hayal kırıklığıyla kalır.

Tartış(tır)an Bir Auteur

Ahlat Ağacı’nda Ceylan, kısmen kendisiyle de yüzleşiyor. Kasaba ve Mayıs Sıkıntısı’ndaki gibi, yine memleketini, Çanakkale’yi mekân ediniyor. İlk üç filminde, Çanakkale ve İstanbul arasında aidiyet arayan, yalnızlığa eğilen, sade kompozisyonlu fotoğraflar çeken, minimal, kişisel, naif bir sineması vardı; ekibini de birkaç kişiden ibaret tutuyordu. Sonraki dört filminde prodüksiyonu büyüdü, Çehovvari senaryoları hareketlendi, vurguları sertleşti, anlatımı çeşitlendi, mizah ve şiddet öğelerine daha fazla yer verdi, ağır konulara el attı, sinematografik gövde gösterilerine soyundu ve Cannes’ın yıldız yönetmenlerinden, Türk sinemasının da en güçlü otoritelerinden birine dönüştü. Vaktiyle Ozu, Kiyarüstemi, Mecidi, Hsiao-Hsien ya da Weerasethakul’la arasındaki sinemasal akrabalık, zaman içinde Mungiu, Zvyagintsev, Ferhadi’ye doğru evrildi. Ahlat Ağacı, Ceylan’ın, Kavafis’in ‘Kent’ şiirindeki gibi, nereye giderse gitsin (nasıl filmler çekerse çeksin) içinde taşıdığı evine, büyümüş, değişmiş olarak döndüğü film ve memleketiyle eskisinden farklı bir yönetmen-şehir ilişkisi kuruyor. Çanakkale, içine karışılan bir güzellik değil, kıyasıya eleştirilen, kavga edilen bir düşman gibi. Örneğin Kasaba’daki o büyüleyici sınıfa kalorifer girmiş, öğrenciler kopya çekiyor, öğretmenin idealizminden, okulun masumiyetinden eser kalmamış; Kasaba’daki kâbus sahneleri de daha dehşetengiz artık. Mayıs Sıkıntısı’ndaki sevimli babanın yerini, bütün sevimsizliğiyle İdris almış. Üç Maymun’da annesini metres yapan adamı öldüren İsmail’i, kıskançlıktan Sinan’a saldıran Rıza’yla aynı aktör, Ahmet Rıfat Şungar oynuyor Ahlat Ağacı’nda; Rıza, İsmail’in hepten pespaye, kasaba serserisi kuzeni gibi. Uzak’taki kaybolan saatin töhmeti, kaybolan parayla yine karşımızda, ama bu defa gizem bozulmuyor, şüphe ve suçlama sonlanmıyor. Uçan kameralar, takip çekimleri ve mekândan mekâna kesmelerle, şehri sıkıca kavrıyor ve karakterleri için bir açık hava hapishanesine çeviriyor Ceylan; ‘17’ numarayı Sinan’ın ruhuna dağlıyor. Bölge halkından portreler geçit töreni yapıyor film boyunca ve ‘Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz’ (Şükrü Erbaş) şiirinin tez savunması gibi seyrediyoruz.
Nuri Bilge Ceylan didaktik bir film çekmemeye, seyircisini yönlendirmemeye, ona düşünme alanları bırakacak bir muallaklığa özellikle dikkat etmiş. Sevdiği adamla evlenen Asuman’ın yoksulluğu ile para için evlenen Hatice’nin muhtemel zenginliği arasında bir ‘iyi kader’ seçemiyor; İdris’e karşı ise tiksintiyle başlayıp sonra yargı değiştiriyor, yine de onu beğenemiyoruz. “Ateist toplumlarda suç oranı düşük, ama intihar oranı yüksek” diyerek tercihi zorlaştıran dilemmalar bol. Sinan’ı yazara karşı görgüsüz, ama Süleyman’ın tepkisini de kaba buluyor, aralarında taraf alamıyoruz. İnsanlara ‘kurtuluş ümidi’ satan, gariban piyangocu bile bazı işlerini yüzsüzlükle, bedavaya halletmeyi planlıyor, seyircinin onu tamamen sahiplenmesine müsaade etmiyor. İdris’le ganyana giden Ekrem mi, yoksa (sanki zorla götürüyormuş gibi) onunla ters ters konuşan Sinan mı; aşk acısını Sinan’a sataşarak çıkaran Rıza mı suçlu, yoksa Hatice’yle yakınlaştığını ima ederek Rıza’yı yaralayan Sinan mı? Kitaba üç kuruş desteği esirgeyen belediye başkanının, kimsenin okumayacağı, turizme katkı sağlamayacak bir gençlik hevesine bütçe ayırmaması ne kadar kötü? Çanakkale’deki her yazara sponsor olmak zorunda mı İlhami? Kuyu kazılmalı mı, yoksa bırakılmalı mı? Peki o 300 lirayı kim aldı? Böyle sorular sorup öznel cevaplar duymak, her dimağda farklı bir filmin biçimlendiğini görmek mümkün.
Her yönden ‘tartışmalı’ bir film Ahlat Ağacı. Afişlerin yayınlanmasıyla başladı ilk homurdanmalar, Cannes’da uzun süre ayakta alkışlandı ama ödülsüz döndü, gösterim tarihi aniden belirlendi, Polat Onat’ın telif hakkı itirazları haber oldu, filmle aşk yaşayanlar ve kusurlarına dudak bükenlerin çatışan eleştirileri sardı sosyal medyayı… Sinan ve Süleyman’ın yürüdükleri sahnede örneğin, göze batan iki sıçrama mevcut. Montaj hatası değil, uzam-diyaloğu bilerek bozan bir kurgu biçimi tercih edilmiş ve kabaca uygulanmış, fakat genel üslup içinde sakil kalmış, sivrilmiş; Hatice’nin çeşme başı kaçamağı gibi, Yeni Dalga’nın şeytanı da Ahlat Ağacı’nı bir sahneliğine ele geçirip bırakmışa benziyor. Rıza’yla kavganın hemen öncesinde Sinan’ın iç sesinden edebi bir monolog duymamız da doku uyumsuzluğu, tek seferlik, çıkıntı bir anlatım. Her ikisi de filmde homojenlik arayan seyircinin hoşuna gitmedi veya “homojenlik gerekli mi” diye sordurttu. Ayrıca, kurgu sorunları da mevcut tabii, İlhami’nin oyun devamlılığındaki sekme veya final sekansında, İdris’in konuşmasına aynı açıdan, bir derece (filmci tabiriyle ‘tık’) ölçek düşürülerek devam edilmesi gibi, bazı kıymıklar var. Anlatıyı son bölümüne bağlayan, Sinan’ın askere gittiği ve filmsel zamanda büyük bir atlamaya tekabül eden o tek plan da usta işi bir köprü, araya cuk oturtulmuş bir yapboz parçası, yağ gibi kayan bir akış değil. Ses kuşağına giren yaylılar fazla ‘duyuluyor’; Sinan’ın çıkışsızlığını şiirselleştirmek için yardıma geldiğini hissettiriyor. Sinan ve Hatice’den ağaca yükselen kameranın yakaladığı, yaprakları dalgalandıran rüzgârın yapaylığı hemen fark ediliyor. Diyalogların tamamı seyirciyi taşımıyor, mesela Süleyman’la Sinan’ın tartışmasından kopmamak için özel çaba harcıyor ve nihayetindeki hiddetle özdeşleşemiyoruz; (her ne kadar Ceylan’ın filmlerinde aranacak şey değilse de) sekansın katarsisi çalışmıyor. (Süleyman bile, kitapçıya giren güzel kıza bakıp, birkaç saniyeliğine uzaklaşıyor mevzudan; o da zorlanıyor diyalogda kalırken.) Kadrajda en az bir karakteri fluya düşüren planlar baskın, yer yer ışık patlamaları da seçiyoruz. Ceylan-Tiryaki ikilisi, sinematografik mükemmelliğe eskisi kadar titizlenmeyip, daha ziyade hareketi önemsemişler ve kar yağışının da etkisiyle, finale doğru güzelleşiyor resimler; estetiğin yerine oturması, senaryo içeriğiyle örtüşüyor, Ahlat Ağacı da Sinan gibi, benliğini buluyor ve bir Nuri Bilge Ceylan filmine dönüşüyor.

Anlıyor, Dokunuyor ve İz Bırakıyor

Kaygılı, hayalperest ve edebiyatsever gençler kendisini, çevresini, ailesini, ülkesini, geleceğini, ihtimallerini… enine boyuna sorgular; düşünceler, arayışlar, planlar, gerçekler, kimlik buhranları ve karamsarlıktan boğulacak gibi hisseder. “İnsan neden en yakınındaki hayatı yaşar” diye soran ve büyük şehirlerdeki ışıklı, kalabalık caddelere karışmak isteyen Hatice gibi, hayat standardımızı yükseltmeyi, güzel ve mutlu, özgür ve renkli, tatminkâr ve dolu dolu yaşayabilmeyi düşlerken, kendimizi hakikatle yüzleşip kabullenmiş, ezilip savrulmuş, tamahkâr, hüsrana uğramış… bulduğumuz olgunlaşma süreçlerini, bu en temel varoluş sancılarını günümüz Türkiye’siyle harika eşleyen; göze, gönle ve akla aynı anda dokunan, 3 saate ömürler sığdıran, ayrıntılarına girdikçe, kuyuyu kazdıkça zenginleşen, etkisi baki kalan, kolay unutulmayacak, benzersiz bir sinema deneyimi Ahlat Ağacı.

12 Aralık 2010 Pazar

3. Amarcord, Federico Fellini

Amarcord, ölmeden izlenmesi gereken en keyifli filmlerden birisidir. Fellini sinemasının bütün renkli, karakteristik öğelerinin yer aldığı, 1974 yılında oscar dahil, 14 ödül birden kazanan , sadece kendi ülkesinde değil, aynı zamanda dünya sinemasında da pek çok yönetmene ilham kaynağı olmuş, dahi bir yönetmenin başyapıtlarından birisidir. Gerçi 8 1/2, La Dolce Vita (Tatlı hayat) , La Strada onun esas başyapıtları olarak görülür, ama benim gözümde Amarcord, hem içeriği itibariyle tüm Fellini sinema karakteristiklerini gösteren bir filmdir, hem de bütün filmleri arasında belki de en otobiyografik olanıdır.
  Film baharın gelişini kutlayan şenlik yürüyüşü ile açılır.  Takvim baharın ilk gününü göstermektedir, rüzgâr tohum taşıyan pamukçukları çılgınca oradan oraya savururken, şenlik alayı kasaba meydanında yakılan ateşte kıştan kalanları yakmaktadır.
 Amarcord kelimesi, İtalya'da Fellini'nin doğduğu yörede "Hatırlıyorum" anlamına gelen bir kelimedir. Filmde zaten, Fellini'nin hatırladığı o çocukluk yıllarına ilişkin anılarla doludur. İtaya'ya  faşizm'in gelmesinden önceki son bahar mevsiminin gelişi ile birlikte, kasabaya sıkışmış hayatlar, umutlar, kadınlar,  cinselliğin keşfi, ergenliğin heyecanı, ölüm acısı, siyaset , politika,  aşk acısı ile  hayata dair her şeyi barındırır.
  Filmde birbirinden ilginç karakterler vardır. Cinselliği keşfetme telaşı içindeki ergen oğlanlar,  hepsi birbirinden tuhaf özelliklere sahip takıntılı öğretmenler, tüm gençlerin hayallerini süsleyen şişman ve iri memeli tütüncü kadın, kasabanın gözbebeği güzeller güzeli Gradisca, sürekli sahilde gemileri bekleyen  ve kedisini arayan yalnız ve histerik Volpina, olur olmaz yerde sürekli yellenen dede ,babası tarafından, çocukluğunda ağabeyinden daha zeki olduğu iddia edilen ve fakat sonralarda bir akıl hastanesinde yaşamaya başlayıp en sonunda bir ağacın tepesine çıkıp "kadın istiyorum." diye bağıran ve aslında yaşamak isteyen Teo, ne zaman nereden çıkacağı belli olmayan, hız tutkunu motorsikletli çocuk, sislerin arasında çıkan beyaz boğa gibi.

Filmde sizi gülmekten gözlerinizi yaşartacak sahneler mevcut. Ailenin öğle yemeği sırasında masa başında toplandığı, sonra anne-baba, baba- oğul kavgası ile devam eden ve en son babanın hayta oğlanı bahçede kovaladığı sahne, tütüncü kadın ile haylaz oğlanın yalnız kaldıkları sahne,  30 cariyesi ile kasabanın oteline gelen arap şeyhi, okulda öğrencilerin öğretmenlerine yaptıkları eşek şakaları, -özellikle de yunanca dersinde bir fiili nasıl telafuz edeceğini anlatmaya çalışan edebiyat öğretmeninin sahnesi-, haftasonu pikniğinde Teo'nun ağaca çıkması gibi sahneler ile filmin ilk yarısı, bu sahil kasabasında hayatın ne kadar eğlenceli ve şenlikli geçtiğini bize gösterirken, ikinci yarısı ile birlikte artık kasabaya gelen faşizm'in vereceği acılarla karşılaşırız.
  Filmin en unutulmaz sahnelerinden birisi, tüm kasaba halkının sahilden geçecek olan faşist Mussolini'nin büyük savaş gemisini görmek için teknelerle sahile açıldığı sahnedir. Bu sahne bize sıradan hayatlara sahip insanların, bu sıradanlığı bozacak bir olayda, nasıl davranabileceklerini gösterirken, Fellini , insanları faşizme çeken şeyin sıradan insanların güce, kudrete olan bağlılığı  olduğunu gösterir. Diğer yandan da, dünyanın bizi nasıl yavaş yavaş faşist olmaya hazırlayan bir okul olduğunu göstermektedir; masum gibi görünen o çocukluk anılarının aslında ne derece zulüm içerdiğine dikkat çekmektedir. Daha çocuk yaşımızda bizi belirleyen ve bize işlenen ideolojinin kimlik yoklamasını yapmaktadır.
  Faşizm, Fellini için bir biçimde taşra ideolojisidir  ve o hep bilgisizliğin ve kavram karmaşasının oluşturduğu bu yoğun sis tabakasından dem vurur. Bu sözler ve sorunlar kuşkusuz başka ülkeler, başka toplumlar için de geçerlidir, günü gününe yaşamanın, sığlığın, yüzeyselliğin, yarı aydın egemenliğinin kol gezdiği; bireyselliğin, kişi hak ve özgürlüğünün gelişmediği  öteki ülkeler için de.. 

7 Aralık 2010 Salı

2. Dolls- Bebekler Takashi Kitano

   Bebekler, bir film olmanın ötesinde, melankolik, aşırılıktan uzak bir romantizmin  enfes görüntüler eşliğinde anlatıldığı lirik ve destansı bir masal aslında. Yada insanoğlunun yaşadıklarının çok da geçmişle ayrışmamasından yola çıkarak soran bir film: "Bir insan başka birini en fazla ne kadar sevebilir?”.
   Bu size neşe vaadetmeyen bir film. Kalbine ihanet eden erkekleri, yaptığı yanlış tercih ile sevdiklerinin hayatı mahvolmasına rağmen, o tercihe sahip çıkan ve bedelini ödemek isteyen yani sadakat sahibi insanları, aynı parka her gün yıllar boyunca gelip, sevdiği insanı bir kap yemekle bekleyecek kadar tutkulu ve saf aşıkları, yokolup giden hayatları,  geri dönülmez yanlışları ve pişmanlıkları ve dibine kadar platonik bir aşk hikayesini anlatan bir film.  En çarpıcı sahnelerinden birinde, sevdiği adamı yıllarca bekleyen kadının yüzündeki sessiz gülümseyişi ile "acı aşk"ın filmi. Filmde aşkı, acının yer ettiği her ilişkide arayan Kitano, bunu bir yaşam üzerinden anlatırken adeta bunu bir tez olarak ortaya koyup ispatlamaya çalışır gibi karşımıza benzer bir kaç örnek de sunuyor. Söz gelimi aşkını yılar önce bir parkta bırakıp giden mafya patronu, sevdiği pop yıldızına, uğruna büyük fedakarlıklar yapabilecek kadar aşık olan trafik görevlisi gibi. Filmde sürekli karşımıza çıkan flash back / flash forward ilişkili sahnelerde çiftlerin mutlu oldukları anlara kısmen de olsa şahitlik ediyoruz, ama bu sahnelerde de bir durağanlık ve genel anlamda soğuk tonlar hakim. Sanki tüm bu mutlu anlarda karakterlerin yaşadığı aşkın varolmadığını belgelemek isteyen yönetmen, dönüp dolaşıp tezine geliyor, "aşk ancak birlikte duyulan acı hissi varoldukça yaşanabilir". Zaten bu hüzünlü yol filmindeki "dört mevsim aşk"da  ana karakterlerimiz acı çekerek aşkı yaşıyorlar.Dört mevsim boyunca acı eşittir dört mevsim boyunca aşk.

  Uzakdoğu sinemasını, batı sinemasından –italyan ve kuzey avrupa sinemasını dışarıda bırakırsak- özellikle de Hollywood sinemasından ayıran en önemli özellik, gerçeklik ve sahicilik hissini size daha iyi vermesidir. Çoğunlukla Hollywood stüdyo filmlerini ya da dizilerini izlerken, bu filmlerde gördüğünüz hiçbir duygu size sahiciymiş gibi gelmez. Ne kahramanlarının yaşadığı aşk duyumsanabilir, ne varsa bir tutku, ne kahramanın intikam duygusu, ne de ölüm acısı. Acı çeken, intikam besleyen, yada mutlu olan kahraman ile kendinizi bir türlü özdeşleştiremezsiniz. Bu Hollywood sinemasında çok az filmin başarabildiği ama uzakdoğu sinemasında çoğunlukla başarılan bir olgudur. “Oldboy-İhtiyar delikanlı” nasıl 15 yıl neden bir hücrede tutulduğunu bilmeyen bir adamın intikam hissini size bütünüyle hissettiriyorsa, işte aşk, tutku gibi kavramları da “Dolls-Bebekler” size bütünüyle hissettiriyor, bir anda filmin kahramanları ile kendinizi özdeşleştiryorsunuz.
   Dolls(Bebekler) , akıp giden mevsimler eşliğinde, depresif, tutkulu, iç burkan, yürek ağrıtan, dokunaklı, şiirsel, insanın içine işleyen bir film. İnsanın hayatında yaptığı iyi yada kötü her tercihe sahip çıkması gerektiğini, insanın içini acıtan bir öyküyle, renklerin, mevsimlerin ağır ağır değişimiyle anlatırken, tutkunun ve aşkın insanı ne kadar hassas hale getirdiğini gösteriyor, tarifi imkansız olan bu iki duyguyu elinden geldiğince tarif etmeye çalışıyor.  Görsel açıdan sinema tarihinin en iyi filmlerinden birisi olarak tarif edilebilir, mevsimlerin, renklerin değişimini izlerken büyüleniyorsunuz, sahnelerin her biri usta ressamların elinden çıkma tablolar gibi yada filmi izlerken bir fotoğraf üstadının sergisini gezer gibisiniz, üstelik tüm bu fotoğrafik yapı, mükemmel bir komposizyonla bir araya gelirken sizi tercih, bağlanma, vefa, tutku, aşk, samimi olan ile sahte olan  kavramlarını sorgulama imkanı sunuyor.

3 hikaye, 6 kahraman ve hepsi kaybediyor. Bu bir kaybedenler filmi. Bu film, bir yatakta suratınızı okşayan hafif serin rüzgarın verdiği hissi yada sessiz bir parkta yaprakların hışırtısının verdiği huzuru size  veren bir film, ama yönetmen, aşkta kazanmanın hiçbir zaman mümkün  olmadığını anlatıyor belkide..

1. A Clockwork Orange-Otomatik Portakal - Stanley Kubrick

Stanley Kubrick,  bugüne kadar izleme şansına sahip olduğumuz, her biri birer kült statüsüne erişen  filmler çekmiş, belki de gelmiş geçmiş en önemli sinema yönetmenidir. Otomatik Portakal ise, onun Eyes Wide Shut,Shining, A Space Odyssey ve Full Metal Jacket ile birlikte her biri başyapıt olan filmlerinden bana göre bir adım daha öne çıkan filmidir. Antony Burgess'in aynı adlı romanından çevrilen   ve Avrupa'da yıllarca yasaklı kalan, (İngiltere'de 30 yıl boyunca gösterilememiştir) yayınlandığı ülkelerde de sansürlü bir şekilde yayınlanan film, alternatif ve karanlık bir disütopyada, suçun kaynağı ve ceza sistemi üzerine izleyicisine sarsıcı bir deneyim sunar.
Film, herkesin içinde doğuştan gelen bir şiddet içgüdüsü olduğunu gösterirken, şiddetten ölesiye zevk alan Alex ve arkadaşlarının, hayvansal içgüdüleriyle içinde bulunduğu toplumdan soyutlanışını, fakat sonrasında toplumun yarattığı şiddetin kurbanı oluşunu sivri bir dille anlatır. 

"Şiddetin asıl kaynağı birey mi, yoksa bireyi şiddete zorlayan toplum mu?"  sorusunu da bize sorar.  Bu açıdan filmin iki yarısı, soruya farklı cevaplar verir. İlk yarısını izlediğinizde, aile yapısına saygı duymayan, toplumsal yapının her türlü ahlakçı yapısına ve kurallarına başkaldıran, şiddet ve tecavüzden zevk alan, şiddeti toplumu bozma aracı olarak kullanan, toplumca suç olarak belirlenen tüm cürümleri işleyen bir insanın sahip olduğu kargaşa, bize  şiddetin insan doğasının içinde var olan en tehlikeli içgüdü olduğunu söylerken, filmin ikinci yarısı, size alternatif bir cevap imkanı sağlar. Yakalanan ve hapse atılan Alex’in, ıslah için tedavi edilme süreci, bu tedavi sürecinde, onu izleyen ve sürecin parçası olan kişiler (devlet, din, sağlık örgütü ve polis) , bize devletin istediği zaman kuzu gibi vatandaşlar, savaş zamanı geldiğinde ise öldürme makineleri yaratabildiğini gösterirken, ıslah edilmesi sırasında, Alex'in zulmettiği her kişi ve zümre tarafından aynı derecede zulümle karşılaşması ise toplumu ayakta tutacak bu normların aynı zamanda, şiddetin kaynağı olabildiğini de gösterir.  

   Film, sinema tarihinin en şiddet dolu filmlerinden biri hiç kuşkusuz. İzlerken sizi epey zorlayacak şiddet sahneleri de içeriyor. Ama filmi izlerken, fiziksel şiddetten daha çok içerdiği ve bizi rahatsız eden duygu suratımıza tokat gibi çarpıyor. Alex'i ıslah etme çalışmaları sırasında uygulanan deneyin, Pavlov'un klasik koşullanma yoluyla köpeklerine öğrettiği davranışlardan hiç bir farkı yok. Alex'i şiddetten uzaklaştırmak için, gözlerini kapatmasına izin vermeden yine şiddet sahnesi izlettiriliyor, bir kadına tecavüz etmemesi için, her kadın bedenine dokunmak istediğinde, beynine elektrik ve acı veriliyor.

Deney sonucunda Alex'in toplum için yararlı(!) birey olup olmadığını kontrol etmek amacıyla düzenlenen gösteri sonucunda, Alex'in artık "olduğuna" karar veriliyor. Evet Alex gerçekten şiddetten arınmış ve yeni doğmuş bir bebeğin duygularına kavuşmuştur da, yine de bir yerde bir yanlışlık vardır. Bunu da hapiste Alex'i tek anlayan adam olan papaz açıklıyor: Alex toplumun kurallarına uymayı, herkesin istediği gibi davranmayı öğrenmiş olabilir ama artık bir seçim yapma, istediği gibi davranma şansı yoktur. 

Film, son derece ilginç detaylar barındırır. Alex'in Beethoven sevgisi ve filmin marjinal derecede şiddet içeren sahnelerinde, Beethoven çalması ve sonrasında ıslah sürecinde Alex'in 9.senfoniyi şiddetle özdeşleşitrmesi,  arkadaşları ile birlikte tecavüz yada şiddet eylemeninden önce süt içerek arınmaları, beraber eylemlerde bulundukları arkadaşlarının, hapisten çıktığında polis olduklarını ve böylece içlerinde ki şiddeti, devletin emrine kullanmaları, tecavüz ettiği yazarın eşinden, daha sonra aynı şiddeti görmesi gibi. Bu filmde Kubrick'in oyuncu yönetiminde ne kadar başarılı olduğunu bir kere daha görüyoruz. Malcolm Mc Dowell bu filmdeki olağanüstü oyunculuğuna rağmen, bir daha başka filmde benzer bir performans sergileyememiştir.

Kısacası film, toplumun kurallarına uymanın dayatılması ile  insanın öz iradesinin tamamen elinden alındığını ve iyi ile kötü arasında ki çizginin hiçte o kadar kalın olmadığonı ve bu ikisinin her an yer değiştirebildiğini bize gösteriyor.

6 Aralık 2010 Pazartesi

Ölmeden Önce İzlenecek 100 Film

Burada listelediğim filmler, izleyip salondan çıktığınızda, yada DVD'nizi kapattığınızda, sizi hemen bırakmayan,üzerinde düşünmek, konuşmak istediğiniz, aradan geçen zamanla, tekrar izlemek istediğiniz fimler. En azından benim için bu liste  böyle. Zamanı geldikçe filmler hakkında ki fikirlerimi de yazacağım.
#
Film
Yönetmen
Oyuncular
1
2

Federico Fellini Bruno Zanin, Pupella Maggio,
Novacento (1900) Bernardo Bertolucci
Robert De Niro, Gerard Depardieu, Burt Lancaster, Sterling Hayden
5
Apocalypse Now-Kıyamet
Francis Ford Coppola
Martin Sheen, Marlon Brando, Robert Duvall, Frederic Forrest
6
Oldboy- İhityar Delikanlı
Chan Wook Park
Min-sik Choi, Gang Hye-jeong,
7
The Godfather- Baba
Francis Ford Coppola
Marlon Brando, Al Pacino, James Caan
8
Last Tango In Paris-Pariste Son Tango
Bernardo Bertolucci
Marlon Brando-Maria Schnedier
9
Vertigo-Yükseklik Korkusu
Alfred Hitchcock
James Stewart, Kim Novak
10
The Shining
Stanley Kubrick
Jack Nicholson, Shelley Duvall, Danny Lloyd
11
Tabutta Rövaşata
Derviş Zaim
Ahmet Uğurlu-Tuncel Kurtiz
12
Fight Club-Dövüş Klübü
David Fincher
Edward Norton, Brad Pitt, Helena Bonham Carter, Meat Loaf
13
Seven-Yedi
David Fincher
Brad Pitt, Kevin Spacey, Gwyneth Paltrow
14
Mulholland Drive
David Lynch
Justin Theroux, Naomi Watts, Laura Harring
15
Rosemary's Baby- Rosemary'nin Bebeği
Roman Polanski
Mia Farrow, John Cassavetes, Ruth Gordon, Sidney Blackmer
16
Lost Highway-Kayıp Otoban
David Lynch
Bill Pullman, Patricia Arquette
17
Repulsion-Tiksinti
Roman Polanski
Catherine Deneuve, Ian Hendry, John Frase
18
El Laberinto del Fauno -Pan'ın labirenti
Guillermo del Toro
Ariadna Gil, Ivana Baquero
19
The Good, The Bad And The Ugly-İyi, Kötü ve Çirkin
Sergio Leone
Client Eastwood, Eli Wallach
20
Eyes Wide Shut - Gözleri Tamamen Kapalı
Stanley Kubrick
Tom Cruise, Nicole Kidman and Todd Field
21
The last Temptation of Christ,Günaha Son Çağrı
Martin Scorsese
Harvey Keitel-David Bowie-William Defoe
22
The Tenant
Roman Polanski
Roman Polanski, Isabelle Adjani
23
Amores Perros,Paramparça Aşklar Köpekler
Alejandro Gonzales
Emilio Accheveira
24
Nosferatu: Phantom der Nacht
Werner Herzog
Klaus Kinski, Isabelle Adjani, Bruno Ganz
25
La Vien En Rose- Kaldırım Serçesi
Olivier Dahan
Marion Cotillard, Sylvie Testud and Pascal Greggory
26
Sympathy for Mr. Vengeance
Chan Wook Park
Bo-bae Han, Dae-yeon Lee,
27
Raging Bull- Kızgın Boğa
Martin Scorsese
Robert De Niro, Joe Pesci
28
Crouching Tiger, Hidden Dragon - Kaplan ve Ejderha
Ang Lee
Chow Yun-Fat, Michelle Yeoh, Ziyi Zhang
29
The Elephant Man-Film Adam
David Lynch
Anthony Hopkins, John Hurt and Anne Bancroft
30
Goodfellas- Sıkı Dostlar
Martin Scorsese
Robert De Niro, Ray Liotta, Joe Pesci
31
Selvi Boylum, Al Yazmalım
Atıf Yılmaz
Türkan Şoray, Kadir İnanır
32
In the Mood for Love
Wong War Kai
Tony Leung, Maggie Cheung
33
Pulp Fiction-Ucuz Roman
Quentin Tarantino
Bruce Willis,John Travolta, Samuel  Jackson, Uma Thurman, Harvey Keitel
34
Taxi Driver- Taksi Şoförü
Martin Scorsese
Robert De Niro, Cybill Shepherd, Peter Boyle
35
Breaking The Waves - Dalgaları Aşmak
Lars Von Trier
Emily Watson, Stellan Skarsgård and Katrin Cartlidge
36
The Usual Suspects- Olağan Şüpheliler
Bryan Singer
Gabriel Byrne, Stephen Baldwin, Kevin Spacey
37
Kader
Zeki Demirkubuz
Vildan Atasever,Ufuk Bayraktar
38
Masumiyet
Zeki Demirkubuz
Derya Alabora,Haluk Bilginer,Güven Kıraç
39
Underground-Yeraltı
Emir Kusturica
Miki Manojlovic
40
Memento-Akıl Defteri
Christopher Nolan
Guy Pearce, Carrie-Anne Moss,
41
Spirited Away-Ruhların Kaçışı
Hayao Miyazaki

42
Blade Runner-Bıçak Sırtı
Ridley Scott
Harrison Ford, Rutger Hauer, Sean Young
43
Üç Maymun
Nuri Bilge Ceylan
Yavuz Bingöl, Hatice Aslan
44
The Wicker Man-Lanetli Ada
Robin Hardy
Edward Woodward, Britt Ekland, Diane Cilento, Ingrid Pitt
45
V for Vendetta
James McTeigue
Natalie Portman, Stephen Rea
46
The Godfather- Part II
Francis Ford Coppola
Al Pacino, Robert De Niro
47
Seven Samurai- Yedi Samuray
Akira Kurusawa
Toshirô Mifune, Takashi Shimura and Keiko Tsushima
48
Psycho-Sapık
Alfred Hitchcock
Anthony Perkins, Janet Leigh and Vera Miles
49
The Silence of the Lambs-Kuzuların Sessizliği
Jonathan Demme
Jodie Foster, Anthony Hopkins and Scott Glenn
50
Eternal Sunshine of the Spotless Mind-Sil Baştan
Michel Gondry
Jim Carrey, Kate Winslet
51
Reservoir Dogs-Rezervuar Köpekleri
Quentin Tarantino
Harvey Keitel, Tim Roth and Michael Madsen
52
Kill Bill: Volume 1
Quentin Tarantino
Uma Thurman, Lucy Liu, Daryl Hannah
53
Full Metal Jacket
Stanley Kubrick
Matthew Modine, R. Lee Ermey and Vincent D'Onofrio
54
The Shawshank Redemption- Esaretin Bedeli
Frank Darabont
Tim Robbins, Morgan Freeman and Bob Gunton
55
Heat- Büyük Hesaplaşma
Michael Mann
Al Pacino, Robert De Niro and Val Kilmer
56
Carlito's Way-Carlitonun Yolu
Brian De Palma
Al Pacino-Sean Penn-Penelope Ann Miller
57
8 1/2
Federico Fellini
Marcello Mastroanni
58
Yol
Yılmaz Güney
Tarık Akan, Şerif Sezer,Halil Ergün
59
The Big Lebowski
Ethan Coen, Joel Coen
Jeff Bridges, John Goodman and Julianne Moore
60
Trainspotting
Danny Boyle
Evan Mac Gregor
61
Dracula
Francis Ford Coppola
Gary Oldman-Winona Ryder-Anthony Hopkins-Keanu Reeves
62
Sonbahar
Özcan Alper
Onur Saylak, Megi Kobaladze
63
Persona
Ingmar Bergman
Liv Ullman-Jörgen Lindstörm
64
Angel Heart-Şeytan Kalbi
Alan Parker
Robert De Niro - Mickey Rourke - Lisa Bonet
65
The Lord of the Rings: The Return of the King
Peter Jackson
Eliah Wood, Virgo Mortansen
66
Being John Malkovich-John Malkovich Olmak
Spike Jonze
John Malkovich-Cameron Diaz-John Cusack
67
Wild At Heart- Vahşi Yürek
David Lynch
Nicolas Cage-Laura Dern
68
Zatoichi
Takeshi Kitano
Takeshi Kitano
69
La Dolce Vita-tatlı Hayat
Federico Fellini
Marcello Mastroanni, Anita Akberg
70
Scarface-Yaralı Yüz
Brian De Palma
Al Pacino, Michelle Pfeiffer and Steven Bauer
71
The Deer Hunter
Michael Cimino
Robert De Niro, Christopher Walken and John Cazale
72
Antichrist
Lars von Trier
Charlotte Gainsbourg, Willem Dafoe
73
Chinatown - Çin Mahallesi
Roman Polanski
Jack Nicholson, Faye Dunaway, John Huston
74
Delicatessen - Şarküteri
Marc Caro, Jean-Pierre Jeunet
Marie-Laure Dougnac, Dominique Pinon and Pascal Benezech
75
Fargo
Joel ve Ethan Coen
William H. Macy, Frances McDormand and Steve Buscemi
76
The Pink Panther
Blake Edwards
David Niven, Peter Sellers and Robert Wagner
77
2001: A Space Odyssey
Stanley Kubrick
Keir Dullea, Gary Lockwood and William Sylvester
78
Braveheart- Cesur Yürek
Mel Gibson
Mel Gibson, Sophie Marceau and Patrick McGoohan
79
The Dark Knight- Kara Şövalye
Christopher Nolan
Christian Bale, Heath Ledger
80
One Flew Over the Cuckoo's Nest- Guguk Kuşu
Milos Forman
Jack Nicholson
81
Inception-Başlangıç
Christopher Nolan
Leonardo DiCaprio, Joseph Gordon-Levitt, Ellen Page
82
Big  Fish- Büyük Balık
Tim Burton
Ewan McGregor, Albert Finney, Billy Crudup, Jessica Lange
83
The Matrix
Wachowski Kardeşler
Keanu Reeves, Laurence Fishburne, Carrie-Anne Moss, Hugo Weaving
84
Sin City- Günah Şehri
Roberto Rodriguez
Jessica Alba, Devon Aoki, Alexis Bledel
85
Dr. Strangelove
Stanley Kubrick
Peter Sellers, George C. Scott and Sterling Hayden
86
Donnie Darko
Richard Kelly
Jake Gyllenhaal, Jena Malone, Mary McDonnell,
87
Leon: The Professional
Luc Besson
Jean Reno, Gary Oldman and Natalie Portman
88
Bicycle Thieves- Bisiklet Hırsızları
Vittorio De Sica
Lamberto Maggiorani, Enzo Staiola and Lianella Carell
89

The Sheltering Sky- Çölde Çay
Bernardo Bertolucci
John Malkovich, Debra Winger
90
Bonnie And Clyde
Arthur Penn
Warren Beatty, Faye Dunaway, Michael J. Pollard
91
On the Waterfront- Rıhtımlar Üzerinde
Elia Kazan
Marlon Brando, Karl Malden
92
Alien -Yaratık
Ridley Scott
Tom Skerritt, Sigourney Weaver, Veronica Cartwright
93
Invasion of the Body Snatchers
Philip Kaufman
Donald Sutherland, Brooke Adams and Jeff Goldblum
94
Eşkiya
Yavuz Turgul
Şener Şen, Uğur Yücel
95
Once Upon a Time in the West- Bir Zamanlar Batı
Sergio Leone
Henry Fonda, Charles Bronson and Claudia Cardinale
96
Inferno
Dario Argento
Gabriella Lavia-Veronica Lazia
97
No Country For The Old Man-İhtiyarlara Yer Yok
Ethan Coen, Joel Coen
Tommy Lee Jones, Javier Bardem and Josh Brolin
98
Gönül Yarası
Yavuz Turgul
Şener Şen, Meltem Cumbul
99
Muhsin Bey
Yavuz Turgul
Şener Şen, Uğur Yücel
100
The Pianist - Piyanist
Roman Polanski
Adrien Brody, Thomas Kretschmann and Frank Finlay