12 Aralık 2010 Pazar

3. Amarcord, Federico Fellini

Amarcord, ölmeden izlenmesi gereken en keyifli filmlerden birisidir. Fellini sinemasının bütün renkli, karakteristik öğelerinin yer aldığı, 1974 yılında oscar dahil, 14 ödül birden kazanan , sadece kendi ülkesinde değil, aynı zamanda dünya sinemasında da pek çok yönetmene ilham kaynağı olmuş, dahi bir yönetmenin başyapıtlarından birisidir. Gerçi 8 1/2, La Dolce Vita (Tatlı hayat) , La Strada onun esas başyapıtları olarak görülür, ama benim gözümde Amarcord, hem içeriği itibariyle tüm Fellini sinema karakteristiklerini gösteren bir filmdir, hem de bütün filmleri arasında belki de en otobiyografik olanıdır.
  Film baharın gelişini kutlayan şenlik yürüyüşü ile açılır.  Takvim baharın ilk gününü göstermektedir, rüzgâr tohum taşıyan pamukçukları çılgınca oradan oraya savururken, şenlik alayı kasaba meydanında yakılan ateşte kıştan kalanları yakmaktadır.
 Amarcord kelimesi, İtalya'da Fellini'nin doğduğu yörede "Hatırlıyorum" anlamına gelen bir kelimedir. Filmde zaten, Fellini'nin hatırladığı o çocukluk yıllarına ilişkin anılarla doludur. İtaya'ya  faşizm'in gelmesinden önceki son bahar mevsiminin gelişi ile birlikte, kasabaya sıkışmış hayatlar, umutlar, kadınlar,  cinselliğin keşfi, ergenliğin heyecanı, ölüm acısı, siyaset , politika,  aşk acısı ile  hayata dair her şeyi barındırır.
  Filmde birbirinden ilginç karakterler vardır. Cinselliği keşfetme telaşı içindeki ergen oğlanlar,  hepsi birbirinden tuhaf özelliklere sahip takıntılı öğretmenler, tüm gençlerin hayallerini süsleyen şişman ve iri memeli tütüncü kadın, kasabanın gözbebeği güzeller güzeli Gradisca, sürekli sahilde gemileri bekleyen  ve kedisini arayan yalnız ve histerik Volpina, olur olmaz yerde sürekli yellenen dede ,babası tarafından, çocukluğunda ağabeyinden daha zeki olduğu iddia edilen ve fakat sonralarda bir akıl hastanesinde yaşamaya başlayıp en sonunda bir ağacın tepesine çıkıp "kadın istiyorum." diye bağıran ve aslında yaşamak isteyen Teo, ne zaman nereden çıkacağı belli olmayan, hız tutkunu motorsikletli çocuk, sislerin arasında çıkan beyaz boğa gibi.

Filmde sizi gülmekten gözlerinizi yaşartacak sahneler mevcut. Ailenin öğle yemeği sırasında masa başında toplandığı, sonra anne-baba, baba- oğul kavgası ile devam eden ve en son babanın hayta oğlanı bahçede kovaladığı sahne, tütüncü kadın ile haylaz oğlanın yalnız kaldıkları sahne,  30 cariyesi ile kasabanın oteline gelen arap şeyhi, okulda öğrencilerin öğretmenlerine yaptıkları eşek şakaları, -özellikle de yunanca dersinde bir fiili nasıl telafuz edeceğini anlatmaya çalışan edebiyat öğretmeninin sahnesi-, haftasonu pikniğinde Teo'nun ağaca çıkması gibi sahneler ile filmin ilk yarısı, bu sahil kasabasında hayatın ne kadar eğlenceli ve şenlikli geçtiğini bize gösterirken, ikinci yarısı ile birlikte artık kasabaya gelen faşizm'in vereceği acılarla karşılaşırız.
  Filmin en unutulmaz sahnelerinden birisi, tüm kasaba halkının sahilden geçecek olan faşist Mussolini'nin büyük savaş gemisini görmek için teknelerle sahile açıldığı sahnedir. Bu sahne bize sıradan hayatlara sahip insanların, bu sıradanlığı bozacak bir olayda, nasıl davranabileceklerini gösterirken, Fellini , insanları faşizme çeken şeyin sıradan insanların güce, kudrete olan bağlılığı  olduğunu gösterir. Diğer yandan da, dünyanın bizi nasıl yavaş yavaş faşist olmaya hazırlayan bir okul olduğunu göstermektedir; masum gibi görünen o çocukluk anılarının aslında ne derece zulüm içerdiğine dikkat çekmektedir. Daha çocuk yaşımızda bizi belirleyen ve bize işlenen ideolojinin kimlik yoklamasını yapmaktadır.
  Faşizm, Fellini için bir biçimde taşra ideolojisidir  ve o hep bilgisizliğin ve kavram karmaşasının oluşturduğu bu yoğun sis tabakasından dem vurur. Bu sözler ve sorunlar kuşkusuz başka ülkeler, başka toplumlar için de geçerlidir, günü gününe yaşamanın, sığlığın, yüzeyselliğin, yarı aydın egemenliğinin kol gezdiği; bireyselliğin, kişi hak ve özgürlüğünün gelişmediği  öteki ülkeler için de.. 

0 yorum:

Yorum Gönder